Hey, this photo is © Salih Altuntaş
fahrenheit 451

Fahrenheit 451 – Ray Bradbury

Temmuz 13, 2017 , , salih

Ray Bradbury‘nin hayal gücünü sınırlara dayandırdığı, bir distopya ürünü olan Fahrenheit 451 kitabı,içeriği kadar isminin de konuşulduğu bir kitap. Kitap, ismini kağıtların yanma derecesi olan 451 Fahrenheit dereceden alıyor.

Kitabın konusu ise; kitapların okunmasının, saklanmasının ve dağıtılmasının yasak olduğu bir ülkede, kitapları yakmak ile görevli olan Montag ismindeki itfaiyecinin yaşadıklarını sorgulaması ve bundan kurtulması için yaptıklarını anlatıyor. Evet, yanlış duymadınız; itfaiyeciler yangın söndürmekle değil, kitap yakmak ile uğraşıyor. Bu garip olayların yaşandığı ülkede elbette tek gariplik bu değil; totaliter yapının insanlar üzerindeki mutlak hakimiyeti ve robottan farkı kalmayan insanlarda cabası.

Görevini harfiyen yerine getiren baş karakterimiz itfaiyeci Montag ise tüm yapının içerisinde, sıradan bir şekilde yaşayıp giderken, bir gece işinden evinde dönerken Clairese isminde bir kız ile tanışır ve bu kız, Montag’ın kafasını karıştıracak sorular sorar. Kafası karışan ve hayatını sorgulamaya başlayan Montag, içinde kitaplarını bırakmak istemeyen bir insanın olduğu evi, arkadaşlarıyla birlikte yaktıktan sonra; karışan düşüncelerinin üzerine gider.(Bu sırada yaktığı evlerden gizlice yanına kitaplar alır ve okumaya başlar.) Tüm bunların sonucunda ise sancılı geçen bir süreçten sonra çıkış kapısını bulur.

Tüm detaylara girip spoiler vermek istemiyorum. Kitabı okurken sık sık kitapta yaşananlar ile şu anki yaşantımızı karşılaştırdım. Her ne kadar yaşananlar “yok artık” dedirtse de, şu anki yaşantımızla örtüşen şeylerin olması “vay anasını sayın seyirciler” dedirtmekten de insanı alıkoyamıyor. İnsanların kendi istekleriyle kitaplardan uzaklaşıp kendini televizyona ve teknolojiye hapsetmesi;  kadın-erkek ilişkileri başta olmak üzere ikili ilişkilerin metalaşması ve duyguların giderek yok olması gibi şeyler kitapta bahsedilen diğer konular. Bu konulara şöyle bir göz gezdirdiğimizde, günümüzde de aynı problemleri yaşadığımız bir gerçek. Hani çok uzaklara gitmeye gerek yok. Kendi yaşadığım ülkeye baktığım zaman hepsinin gerçekleştiğini görüyorum. Kitap okuma oranıyla TV izleme oranını karşılaştırmaya bile gerek yok. Metalaşan kadın-erkek ilişkileri ve hissiyatını kaybedip birbirinden nefret eden toplumdan da sanırım bahsetmeye gerek yok.

Konunun çok dağıldığının farkındayım. Daha da dağıtmadan birkaç söz ve alıntılar ile yazımı bitireceğim. Kitabın konusu her ne kadar güzel olsa da, çeviriden mi kaynaklıdır bilmiyorum ama bazı yerlerde çok fazla olayların koptuğunu ve ani geçişlerin olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Bu dediğim şeylerde ister istemez kitaptan kopmalara neden oluyor. Bunun dışında kitap çok sürükleyici değildi bence. Ama yinede kitap kendini okutuyor.

“Dünyanın ağır şartlarda çalıştığı ve bizim eğlendiğimiz doğru mu? Bu yüzden mi bizden bu kadar nefret ediyorlar? Nefret konusunda da bir zamanlar, yıllar önce, söylentiler duymuştum. Niçin biliyor musun? Ben bilmiyorum, bu kesin! Belki kitaplar bizi yarım da olsa mağaralarımızdan çıkartabilirler. Belki bizi, aynı çılgın yanılgılara, hatalara düşmekten alıkoyabilirler.”

 

“Bilmiyorum. Mutlu olmak için ihtiyacımız olan her şeye sahibiz, ama mutlu değiliz. Eksik bir şey var. Çevreme bakıyorum. Kaybolduğunu kesinlikle bildiğim tek şey, son on ya da on iki yıldır yakmakta olduğum kitaplar.”

 

“Kitaplar bir tür depo gibidir ve biz onlarda unutacağımızdan korktuğumuz şeyleri saklarız. İçlerinde büyülü bir şey yoktur. Büyü, sadece o kitapların anlattıklarındandır, evrenin parçalarını birleştirip bize nasıl elbise gibi sunduklarındadır.”

 

“İyi yazarlar yaşama sık sık dokunurlar. Ortalama yazarlar üstüne hafifçe dokunup geçerler. Kötü olanlar ona tecavüz edip, leşini sineklere bırakır.”

 

 

1 comment

Leave a comment